İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Zekâtı İhmâl Edenlerin Hazîn Âkıbeti

Servet, birçok defâ ifâde etmiş olduğumuz üzere, Allâh’ın kuluna verdiği bir emânettir. Şâyet zenginlik, ilâhî emirlere zıd bir sûrette kullanılırsa, insanları çabucak azdırmaya, her türlü kibir, zulüm ve haksızlıklara sürüklemeye müsâittir. Böyle bir âfete mâruz kalanlarda mal sevgisi, kalbe yerleşir. Cenâb-ı Hakk’ın, dünya nîmetleri içinde sadece mal ve evlâdı “fitne” olarak zikretmesi, bunların kalbe girerek putlaşma tehlikesine binâendir. Bu bedbahtlığa düşenleri îkaz için Allâh Teâlâ buyuruyor:

“…Altın ve gümüşü yığıp da onları Allâh yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azâbı müjdele!

O gün cehennem ateşinde (bu biriktirilen altın ve gümüşler) kızdırılıp bunlarla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır. (Ve onlara denilir ki:) «İşte bu, nefisleriniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın!»” (et-Tevbe, 34-35)

Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyururlar:

“Her sabah yeryüzüne iki melek iner. Bunlardan biri:

«Allâh’ım! Malını hak yolunda harcayana halefini (infâk ettiğinin yerine yenisini) ihsân buyur!» diye duâ eder.

Diğeri de:

«Allâh’ım! Cimrilik edenin malını telef et!» diye bedduâ eder.” (Müslim, Zekât, 57)

Bir başka hadîs-i şerîfte de Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Cömertlik, dalları dünyaya uzanan cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Kim onun dallarından birine tutunursa, bu onu cennete götürür. Cimrilik ise, dalları dünyaya uzanmış cehennem ağaçlarından bir ağaçtır. Kim de, onun dallarından birine tutunursa, bu da onu cehenneme çekip sürükler!..” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, VII, 435) buyurarak, zekât, sadaka, öşür ve infak gibi mâlî ibâdetleri edâ edenleri müjdelerken, cimrilik sebebiyle gaflet gösterenler hakkında, oldukça düşündürücü bir îkazda bulunmuştur!

Yâni âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde mal muhabbetinin kalbe yerleşmesiyle muhtâcın hakkı gasp edildiği zaman, hazîn bir âkıbete dûçâr olunacağı bildirilmektedir. Bu ilâhî îkâz karşısında gereği gibi düşünmeli ve zekâta ilâveten sadaka ve infaklarla, mecbûrî olan kırkta birden daha fazla vermeye gayret göstermelidir. Cenâb-ı Hak, bu hususta kullarını şöyle istikâmetlendirir:

وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ

…(Rasûlüm!) sana (hayr u hasenât yolunda) neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını!..” (el-Bakara, 219)

Ashâb-ı kirâm dâimâ infak seferberliği içinde olurlardı. Tebük seferi için Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, malının yarısını getirmiş; Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise tamamını infâk etmişti. Kendisine:

“–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebâ Bekir?” diye soran Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e de:

“–Allâh ve Rasûlünü bıraktım!..” (Ebû Dâvûd, Zekât, 40) mukâbelesinde bulunmuştu.

Bir fakihle Şeyh Şiblî arasında geçen şu hâdise, hayra teşvik bakımından pek ibretlidir:

Fakihlerden biri, imtihan etmek maksadıyla malın ne kadarının infâk edilmesi gerektiğini Şeyh Şiblî -rahmetullâhi aleyh-’e sordu. Şiblî Hazretleri şöyle cevap verdi:

 “–Bunun cevabını fakihlerin meşrebine göre mi yoksa Hak âşıklarınınkine göre mi istiyorsun?”

Fakih:

“–Her ikisine göre de olsun.” dedi.

Şiblî cevap verdi:

“–Fakihlerin meşrebine göre iki yüz dirhemin, üzerinden bir yıl geçtikten sonra onun kırkta birine tekâbül eden beş dirhemini vermek gerekir. Âşıkların meşrebine göre ise, derhal iki yüz dirhemin iki yüzünü de verip «yakayı kurtardım» diye bir de şükretmek gerekir.”

Fakih dedi ki:

“–Biz bu mezhebi (malın kırkta birinin zekât olarak verileceğini) âlimlerimizden öğrendik.”

Buna mukâbil Şiblî de:

“–Biz de bu mezhebi Ebû Bekir Sıddîk Efendimizden öğrendik. O, nesi var nesi yoksa hepsini Âlemlerin Efendisi Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in önüne koydu.” dedi.

Sahâbesine Allâh için verme aşkını aşılayan Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, bizzat kendisi bu infak rûhuna en güzel bir misâl idi.

Nitekim birgün, Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in âilesi bir koyun kesmiş ve etini dağıtmışlardı. Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir ara:

“–Ondan geriye ne kaldı?” diye sordu.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:

“–Sadece bir kürek kemiği kaldı.” cevâbını verdi.

Bunun üzerine Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Desene bir kürek kemiği hâriç, hepsi bizim oldu!” (Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 33)

O Server-i Âlem, geceleyin evinde birkaç altın veya gümüş bulunsa rahat edemez, onları hemen infâk ederlerdi. Fakat kendilerinin tatbîk ettiği bu usûlü, bütün müslümanların aynı şekilde yapmalarını beklemezler, bununla beraber ashâb-ı kirâmı, gönül âlemlerine göre infâka yönlendirirlerdi. Meselâ, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın malının tamamını Allâh yolunda infâk etmesini kabul buyururken, bir diğer sahâbîye:

“Malının bir kısmını kendin için alıkoy! Böylesi senin hakkında daha hayırlıdır.” (Buhârî, Megâzî, 79)

buyururlardı.

Kısaca İslâm, zekât gibi belli ölçüde mecbûrî bir infâkın yanında yüksek himmet sâhiplerinin, maddî durumları ve gönül âlemleri nispetinde diledikleri kadar yardımda bulunmaları husûsunu kendi takdirlerine bırakmıştır. Bu ölçüden hareketle Ebû Zer -radıyallâhu anh-, kazanılan paranın ihtiyaç fazlasını infâk etmeyip, ertesi güne bırakmayı doğru bulmazken, Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh-, daha sonra ortaya çıkabilecek ihtiyaçları göz önünde bulundurarak, kazancının bir kısmını biriktirmekte bir mahzur görmezdi. Hattâ bir taraftan daha çok kazanmak uğruna her türlü zorluğa katlanmayı göze alırken, diğer taraftan da müslümanları rahat ettirmeye çalışırdı. Kendisi aç gezer, başkalarının karnını doyururdu. Zîrâ o ve onun gibiler, servetlerinin emânetçileri oldukları şuûru ile gönüllerini tezyîn etmiş kimselerdi.

Hâsılı ebedî kurtuluşa tâlib olan bütün servet sâhipleri, bu dünyada birer emânetçi hükmünde olduklarının ve elbet birgün gerçek mâlik olan Allâh Teâlâ tarafından hesâba çekileceklerinin şuûruyla yaşamalıdırlar. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Sonra siz, o (kıyâmet) günü nîmetlerden elbette hesâba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8)

Bu hakîkat dolayısıyla ârif gönüller, şu ifâdeyi hiçbir zaman hatırdan uzak tutmazlar:

“Helâlin hesâbı, harâmın da azâbı vardır.”

Onun için dünyanın bitmek tükenmek bilmeyen istek ve arzularına esir olup infâk edemeyen zenginler, yakmak için külhâna odun taşıyan hamallar gibidirler.

Çalışmak, helâl yoldan mal-mülk sâhibi olmak elbette İslâm’ın güzel gördüğü ve teşvik ettiği bir durumdur. Ancak şu var ki, bunları putlaştırıp kalbe sokmadan Hak yolunda infâk etmek gerekmektedir. Aksi hâlde servet, dünyada hamallık, âhirette acıklı bir azap sebebi olur.

Servette doğru olan gâye, «İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır!» (Suyûtî, el-Câmiu’s-sağir, II, 8) hadîs-i şerîfinin sırrına erebilmektir. Paranın yeri gönül değil, cüzdandır! Ârif bir şâirin şu kıt’ası insanın gafletini ne güzel anlatır:

Bir misâfirhânedir dünyâ-yı dûn,

Anda bir; kâşâne de, vîrâne de!..

Bir onulmaz çâresiz sevdâdayım,

Hâne yaptırdım misâfirhânede!..

Bilinmelidir ki, fakirlerin ve gariplerin duâları, varlıklı ve güçlüler için bir huzur kaynağıdır. Onlar için mânevî bir yardımdır. Yine bilinmelidir ki, fakirlik ve muhtaçlık, bir zillet ve meskenet değil, belki âhiret tarafı aydınlık bir hikmet ve lutuf tezâhürüdür.

Şükür ehli cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli hasîs zenginler ve buna mukâbil gururlu fakirler zemmedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Yâ Rabbî! Fakirlik ve zenginliğin fitnesinden sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 49) diye duâ buyururlardı.

O hâlde kimde kanaat, tevekkül ve teslîmiyet gibi güzel hasletler bulunur ise, işte gerçek zengin odur.

Bunun için ilâhî ahlâka ve lutfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiği dünya nîmetlerinden muhtaçları ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Gâye, elinden ve dilinden insanların emniyette olduğu ve kendisinden istifâde ettiği bir mümin olup, Allâh’ın rızâsına nâil olabilmektir.

Zekât, mal ve servetin fiilî bir şükür ifâdesidir. Şükrün de, nîmeti artıracağını Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle vaad etmektedir:

“…Zât-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırır da artırırım…” (İbrâhîm, 7)

Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-, infâk etmeyi çok sever ve bunu etrâfındakilere de tavsiye ederdi. Nitekim bir kudsî hadiste:

İnfâk et ki, sana da infâk edilsin.” (Buhârî, Tevhîd, 35)

buyurulmuştur.

Zekât ve infak hususlarında ihmâl gösterenlerin, hatâlarını kabul edip istiğfâr edecekleri yerde, kalblerinin kararması sebebiyle ilâhî takdîri unutarak; “Ben çalıştım, ben kazandım.” diyerek, fakirleri hor ve hakîr görmeleri hâlinde, bedbaht Kârun gibi helâke dûçâr olacakları muhakkaktır.

Nitekim önceleri fakir ve sâlih bir kimse olan Kârun, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kendisine öğrettiği simyâ ilmi neticesinde son derece zengin olmuştu. Ancak gönlünü dünyevî ihtiras ve temâyüllerden gereği gibi koruyamadığı için, bütün güzel ve nezih hasletlerini kaybetti. Nâil olduğu zenginlik sebebiyle gurur ve kibre kapıldı. Kur’ânî ifâdeyle, azgınlardan oldu. Neticede onun hakkında verilen ilâhî hüküm şu oldu:

“Kârun, Mûsâ’nın kavminden idi. Fakat onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazîneler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allâh, şımaranları sevmez.” (el-Kasas, 76)

Ancak Kârun, hem bu sözlere hem de Mûsâ     -aleyhisselâm-’ın nasîhatlerine kulaklarını tıkamıştı. Öyle ki, Mûsâ -aleyhisselâm-, ona malının zekâtını vermesini söylediğinde, zenginliğini bir bakıma ona borçlu olmasına rağmen:

“–Malıma göz mü diktin? Bu parayı ben kazandım!..” dedi.

Hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

(Kârun’a hitâben şöyle denildi:) Allâh’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasîbini unutma! Allâh sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilikte bulun! Yeryüzünde fesad çıkarmayı arzulama! Şüphesiz ki Allâh, fesad çıkaranları sevmez.”

“Kârun ise: «–O (servet) bana, ancak bende bulunan (özel) bir bilgi sâyesinde verildi.» dedi. Bilmiyor muydu ki, Allâh kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü ve daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti! Mücrimlerden günahları sorulmaz (Çünkü Allâh Teâlâ sormaya muhtaç değil, her şeyi bilmektedir.).”

“Derken Kârun, ihtişâm içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayâtını arzulayanlar: «Keşke Kârun’a verilenin bir benzeri de bizim olsaydı; hakîkaten o çok büyük bir servet sâhibi!..» dediler.”

“Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise: «Yazıklar olsun size! Îmân edip amel-i sâlih işleyenler için Allâh’ın mükâfâtı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.» dediler.”

“Nihâyet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allâh’a karşı kendisine yardım edecek herhangi bir topluluk olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.”

“Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: «Demek ki Allâh, rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az! Şâyet Allâh bize lutufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. (Allâh Allâh! Şu hâle bir bakın!) Demek ki, inkârcılar iflâh olmazmış!..» demeye başladılar.” (el-Kasas, 77-82)

İşte bu durum, dünyaya meyledip âhireti unutan mal ve mülk sevdâlılarının hazîn âkıbetini gösteren ne müthiş bir sahnedir! Zîrâ ilâhî zenginlik ve nîmetlerden ebediyyen mahrûm olan Kârun, şimdi bir âhiret dilencisidir. Çünkü âhiret yurdu, ömür boyu ihlâs ve samîmiyet ile kulluk üzere yaşayan takvâ sâhiplerine âittir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve fesâdı arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sâhiplerinindir.” (el-Kasas, 83)

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, dünya malına muhteris olup âhirete iflâs etmiş bir hâlde giden kimselerin hâline hayret ederek şöyle buyurur:

“İnsana ne oluyor da altının ve dünya malının kölesi oluyor? Hak yolunda harcanmayanlar nedir? Neyi ifâde eder? Dünya malının esiri olarak onun kapısında yılan gibi kıvrılıp yerlerde sürünmek zilleti, insanı göklere eli boş gönderen bir sefâlet sebebi değil de nedir!..”

Kârun misâli mala-mülke esir olup mânevî sefâletin girdaplarında boğulan Sâlebe’nin hâli de, pek düşündürücü ve ibretli bir hâdisedir:

Medîne müslümanlarından olan Sâlebe’nin, mala-mülke karşı aşırı derecede hırsı vardı. Zengin olmak istiyordu. Bunun için Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’den duâ istedi.

Onun bu talebine Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle cevap verdi:

“–Şükrünü edâ edebileceğin az mal, şükrünü edâ edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…”

Bu ifâde üzerine isteğinden vazgeçen Sâlebe, bir müddet sonra hırsının yeniden depreşmesi ile tekrar Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e gelip:

“–Yâ Rasûlallâh! Duâ et de zengin olayım!” dedi.

Bu sefer de Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Ben senin için kâfî bir örnek değil miyim? Allâh’a yemîn ederim ki, isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan akıp geleceklerdi; fakat ben müstağnî kaldım.”

Sâlebe, yine isteğinden vazgeçti. Fakat içindeki ihtiras fırtınası dinmiyordu. Kendi kendine: “Zengin olursam, fakir fukarâya yardım eder, daha çok ecre nâil olurum!” şeklinde bir düşünceye kapılarak ve nefsinin şiddetli talebine yenilmiş olarak üçüncü kez Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti ve:

“–Seni hak peygamber olarak gönderene yemîn ederim ki, eğer zengin olursam, fakir fukarâyı koruyacak, her hak sâhibine hakkını vereceğim!..” dedi.

Bu bitmek bilmeyen ısrarlı talep karşısında Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“–Yâ Rabbî! Sâlebe’ye istediği dünyalığı ver!”

diye duâ etti.

Çok geçmeden bu duâ vesîlesiyle Allâh Teâlâ, Sâlebe’ye büyük bir zenginlik ihsân etti. Sürüleri dağları ovaları doldurdu. Lâkin o zamana kadar “mescid kuşu” ifâdesi ile anılan Sâlebe, mal ve mülkü ile meşgûliyete dalması sebebiyle yavaş yavaş cemaati aksatmaya başladı. Gün geldi sadece Cuma namazlarına gelir oldu. Ancak bir müddet sonra Cuma namazlarını da unuttu.

Birgün onun durumunu sorup öğrenen Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“–Sâlebe’ye yazık oldu!..” buyurdular.

Sâlebe’nin gaflet ve cehâleti, bu yaptıklarıyla da kalmadı. Kendisine zekât toplamak için gelen memurlara:

“–Bu sizin yaptığınız düpedüz haraç toplamaktır!” deyip, daha evvel yapacağını vaadettiği infaklar şöyle dursun, fakir fukarânın âyetle sâbit olan asgarî hakkını dahî vermekten kaçınacak kadar ileri gitti. Netîcede münâfıklardan oldu.

Münâfıkların bu tavırları, âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilir:

“Onlardan kimi de: «Eğer Allâh, lutuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız!» diye Allâh’a söz vermişlerdi.”

“Fakat Allâh, onlara lutfundan (zenginlik) verince, cimrilik edip (Allâh’ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler.” (et-Tevbe, 75-76)

Kendi ahmaklığı yüzünden Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in îkâzını dinlemeyerek, sefil ve perişân bir şekilde hazîn bir âkıbete dûçâr olan Sâlebe, dünyanın geçici servetine aldanarak ebediyet fukarâsı olmuştu. Büyük bir pişmanlık içinde ölürken kulaklarında âdetâ Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şu sözleri çınlıyordu:

“–Şükrünü edâ edebileceğin az mal, şükrünü edâ edemeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır…”10

Ancak bu îkâza kulak vermemiş olan Sâlebe, fânî servetinin kendisini perişân eden girdapları içinde sonsuz bir elem ve ızdırâba dûçâr olarak can verdi. Düştüğü felâketi saâdet zannederek, kısacık bir dünya hayatına mukâbil, ebedî bir saâdeti ahmakça mahvetti.

Görüldüğü gibi insan, yaratılışı itibâriyle dünyaya meyyâldir. Dünya malı nefse câzip gelir. Ona aldananlar doymak bilmezler. Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- bu gerçeği şöyle ifâde buyurur:

“Âdemoğlunun iki vâdi dolusu malı olsa üçüncüsünü ister. Onun karnını ancak toprak doyurur…” (Buhârî, Rikâk, 10)

Zîrâ mal yığıldıkça insanın hırsı artar, muhteris olur. Gözünü madde ve mal hırsı bürümüş olan insanda, merhamet ve şefkat hissi azalır. İnfâk etmek ona zor gelir. Nefsi ona: “Daha zengin ol; ilerde daha çok infâk edersin!” diye telkinde bulunur. Böyle insan, rûhen hasta, bedenen muzdariptir. Değerlendiremediği şu dünya gününde:

“Yarın yaparım diyenler helâk oldu!..” sözünün muhtevâsına dâhil olan bedbahtlardandır.

Sâlebe’nin yukarıda nakledilen hikâyesi, dünya malına aldanışın hüsrânını ifâde yanında, kaderi zorlamanın ve duâ âdâbına riâyet etmemenin fecî âkıbetini kavramamız için de mükemmel bir misâldir. Bize düşen; Cenâb-ı Hak’tan bir şey isterken, onun hakkımızda hayır mı, yoksa şer mi olduğu husûsunda aklımıza gereğinden fazla güvenerek ısrarcı olmak yerine, talebimizin eğer hayırlı ise ind-i ilâhîde kabûlünü istemektir. Aksi hâlde lutuf içine saklanmış kahırları görememekten dolayı başımıza çâresiz dertler açabiliriz. Duânın -sadaka gibi- belâları defettiği, dînî bir gerçektir. Ancak bunun nasıl gerçekleştiği husûsunu sırf âciz aklımızla tâyin edebilmemiz mümkün değildir. Duâ, Rabbimizin bize bir müsâadesi, nîmeti ve hattâ emridir. Lâkin onun muhtevâsını ferdî akıl ve hislerimizle doldursak da, bu muhtevânın mutlaka hayır olduğu husûsunda inat etmemeli ve Allâh’tan:

“Yâ Rab! Hayırlı ise lutfeyle!” diye niyazda bulunmalıdır.

Görülüyor ki, malı faydalı bir hâle getirmek için onu, ilâhî emirlere uygun bir istikâmette kullanmak mecbûriyeti vardır. Bu, fert ve toplumun dünya ve âhiret selâmeti için zarûrîdir.

Esâsen İslâm’da zenginlik bizâtihî zemmedilmemiş, bilâkis muayyen esaslara riâyet edildiği takdirde methedilmiştir. Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Sâlih bir kimsenin elinde bulunan helâl ve faydalı mal ne güzeldir.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 202) buyurmak sûretiyle zenginliği teşvik etmiştir. Ayrıca İslâm’da, kendi emeğiyle geçinebilecek gücü olduğu hâlde insanlara el açmak hoş karşılanmamıştır.

Nitekim Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-’ın rivâyet ettiğine göre bir adam, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek sadaka istedi. Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- ona:

“–Evinde hiçbir şey yok mu?” buyurdu.

Adam:

“–Bir kısmını giydiğimiz ve bir kısmını da yaygı olarak kullandığımız bir örtü, bir de kendisi ile su içtiğimiz kabımız var.” dedi.

Peygamber Efendimiz bunları getirtti. Bizzat kendisi onları iki dirheme sattıktan sonra adama:

“–Bu paranın bir dirhemiyle yiyecek al ve âilene bırak, bir dirhemiyle de balta al ve bana gel.

buyurdu.

Adam bir balta satın alıp Peygamberimize geldi. Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“–Git odun topla ve sat! Seni onbeş gün buralarda görmeyeyim!” buyurdu.

Adam gitti, bir miktar odun topladı ve onları satarak on dirhem kazandı. Bu paranın bir kısmıyla elbise, diğer kısmıyla da yiyecek aldı. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“–Yüzünde dilenciliğin kara lekesi olduğu hâlde mahşer yerine gelmektense, şu hâlin daha hayırlıdır. İstemek ancak şu üç kimseye câizdir: Yerlerde süründürecek kadar (aç ve) fakir düşene, altından kalkamayacağı bir borca girene ve diyet borcunu ödeyemeyen kimseye.” buyurdu.11

İslâm, ihtiyaç sâhiplerinin, başkalarından bir şey istemelerini yasaklamamakla birlikte, ahlâkî bakımdan bunu tasvip de etmemiştir. Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, her önüne gelenden istemeyi huy edinen birine:

“Hak Teâlâ, zekât mallarının taksîmini herhangi bir şahsın, hattâ Peygamberin bile arzu ve irâdesine bırakmamıştır. Bunların harcanması için sekiz yer göstermiştir. Eğer sen bu sekizden birine dâhil isen, o zaman zekât malından hakkını veririz.” (Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, VII, 6)

buyurmuşlardır.

Burada, zekâtın yerli yerince sarfedilmesi husûsunda büyük bir titizlik ve incelik vardır. Zîrâ zekât, ancak âyette belirtilen yerlere verilebilir. Kur’an-ı Kerim’de bu yerler şöyle beyân edilir:

“Sadakalar (zekâtlar), Allâh’tan bir farz olarak ancak yoksullara, düşkünlere, (zekât işinde çalışan) memurlara, gönülleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allâh yolunda çalışıp cihad edenlere ve (çâresiz kalan) yolculara mahsustur. Allâh pek iyi bilendir ve hikmet sâhibidir.” (et-Tevbe, 60)

Âyette belirtilen bu yerlerin hâricinde yapılacak olan infaklar, «hayrât» denilen zekâtın dışındaki bağışlarla gerçekleşir. Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, zekâtın verileceği sınıflardan birine dâhil olmayan kimselere zekât malından vermemiş, onların isteklerini geri çevirmiştir. Ancak zekâtın dışında yaptığı infakta böyle davranmamıştır. Bu gibi durumlarda bizzat kendisi; (İhtiyâcı sebebiyle) isteyene gelince, sakın (onu) azarlama!” (ed-Duhâ, 10) âyet-i kerîmesine uygun olarak hareket etmiş ve:

“Sizin güzel ahlâkınız, karşınıza gelip el açanı, bir hurmayla bile olsa boş çevirmemenizdir. Yâ Âişe! Yarım hurmayla bile olsa fakiri geri çevirme.”

(Tirmizî, Zühd, 37) buyurmuştur.

Bu hadîs-i şerîften ilhâm ile muhterem Mûsâ Topbaş Efendi -kuddise sirruh-, istemeyi meslek hâline getirmiş kimselere, yâni dilencilere de sadaka verir ve:

“–Vermemeye alışmamak için, az da olsa vermek lâzım!..” buyururlardı.

Şu gerçeği de bilmelidir ki, İslâm’da ancak büyük zarûretler hâlinde istemeye müsâade edilmiştir. Zîrâ başkalarına el açmak, aslında insanı son derece aşağılayıcı bir iştir. Bu sebeple de Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bey’at alırken pek çoğuna «kimseden bir şey istememe»lerini şart koşmuştur.12

Dolayısıyla fakirler içinde utanmaz, arlanmaz, derbeder, önüne gelenden para isteyen tipler ile fakirlik ve sıkıntılarını sîneye çekenler birbirlerinden ayırt edilmelidirler.

Bu mevzûda Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Miskin, bir-iki hurma veya bir-iki lokma ile baştan savulan (dilenci) değildir. Miskin, ancak ihtiyâç içinde kıvrandığı hâlde iffet ve nezâketinden dolayı kimseden bir şey isteyemeyendir. Dilerseniz, “İnsanlardan ısrarla birşey istemezler.”

(el-Bakara, 273) âyetini okuyun!” (Müslim, Zekât, 102)

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hadîs-i şerîfleriyle şunu beyân etmek istemişlerdir:

Her önüne gelenden isteyip dilenenler, ne de olsa bir şeyler elde ederler. Asıl ihmâl edilmemesi gereken kimseler; hâllerini gizleyip, sabır ve kanaat ile fakirliğe katlananlardır. Hâlini arz edemeyen böyle kimselere yapılacak infâkın ehemmiyeti, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân buyurulmuştur:

(Zekât ve sadakalarınızı), kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirlere verin! Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü yüzsüzlük ederek ısrarla insanlardan bir şey istemezler. Hiç şüphesiz ki Allâh, yaptığınız her hayrı bilir.” (el-Bakara, 273)</b