İÇİNDEKİLER
ARAMA:

HİZMETTE HİLM ve ŞEFKAT ÜSLÛBU

İnsana İslâmî ölçüler içerisinde bakmak, onun günahlarla kirlenmiş durumundan ziyâde aslına îtibar ve iltifat etmeyi gerektirir. Gerçek bir müslüman, günahkâr insanı, kanadı kırık bir kuş gibi şefkat ve alâkaya muhtaç bir varlık olarak telâkkî eder. Onun buhranlı rûhunu teskîn etmenin, yeniden sıhhat ve huzûra kavuşturmanın endişesini sînesinde hisseder. Çünkü Hâlık için mahlûka gösterilecek şefkat ve müsâmaha, müminleri kemâle ve fazîlete erdiren en kuvvetli bir müessirdir.

 İslâm ifrât ve tefrite düşmeden îtidâle dayalı bir üslûp gözetmeyi, bilhassa insan eğitimi ve tebliğ gibi hizmetlerde aslî bir düstur olarak kabul etmiştir. Bu düstur, “hilm” yâni davranışlarda bir yumuşaklık ile gerçekleşebilir.

Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’den başlamak üzere, bütün ashâb ve sâlihlerin hayatı, kusurlu ve günahkâr insanlara karşı bu üslûb ile hareketin sayısız misâlleriyle doludur:

Ashâb-ı kiramdan Ebu’d-Derdâ Hazretleri Şam’da kadılık yapıyordu. Birgün, halkın bir günahkâra sövüp saydıklarını işitti. Onlara:

“–Siz kuyuya düşmüş bir adam görseniz ne yaparsınız?” diye sordu.

Oradakiler:

“–İp sarkıtıp çıkarmaya çalışırız.” deyince, Ebu’d-Derdâ Hazretleri bu defa:

“–Öyleyse günah kuyusuna düşmüş bu adama da niçin bir ip sarkıtıp onu kurtarmayı düşünmüyorsunuz?” diye sordu.

Şaşırdılar:

“–Sen bu günahkâra düşmanlık duymaz mısın?” dediler.

Ebu’d-Derdâ Hazretleri de şu hikmetli cevâbı verdi:

“–Ben, onun şahsına değil, günâhına düşmanım.”

Bu misâlde Ebu’d-Derdâ Hazretleri’nin mümin gönüllere yerleştirmek istediği pek derin hikmetler vardır. Bu hikmetler, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve rızâsı ile Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in yüce ahlâkından ümmete yansıyan ulvî parıltılardır. Bunlar, İslâm târihinde birer olgunluk tezâhürü olarak hidâyet nûruna vesîle kılınmış ve amel-i sâlih toprağında kökleşerek bir üslûp hâline gelmiştir.

Bu üslûp, günahkârı, günâhı içinde boğmayıp, onu müsâmaha, af, merhamet ve muhabbet ikliminde, tevbe deryasında arındırma gayretidir. Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Cehil gibi müşriklerin en azgınına dahî böyle bir incelikle yaklaşmış ve muhâtabının günah çukurlarını çomaklayıp rezaletleriyle uğraşmamış, sadece ve sadece îmânın kurtuluş ve saâdet deryasında tertemiz olmaya çağırmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın, îmân ve tevbeye sarılan kimsenin evvelki günahlarını silmesi, hattâ o günahların hepsini sevap olarak amel defterine aktarması, bu hususta bize yol gösteren büyük bir hikmet meş’alesidir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

إِلَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَأُوْلَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا

(Yaptığı kötülüklerden) vazgeçip îmân ederek sâlih ameller işleyenler var ya, işte Allâh onların kötülüklerini iyiliklere (günahlarını sevaplara) çevirir. Allâh çok bağışlayıcı, engin merhamet sâhibidir.” (el-Furkân, 70)

Bu yüce merhametten nasip alamayanlar, hem kendilerinin hem de insanlığın düşmanıdırlar. Şefkat ve merhamet bilmeyen böylesi gâfiller, ilâhî nasiplerinin yollarını tıkayan zavallılardır. Ancak, merhamet kaynağına ulaşan Mevlânâ ve Yûnus gibi Hak dostları ise, insanların da dostları olarak herkes tarafından, hattâ kurdu ve kuşuyla bütün bir kâinât tarafından sevilen nûr yüzlü, mütebessim birer cennet gülleridir. Onlar, dikenlerin üzerinde dahî âleme güzellik dağıtır ve gönül yaralarını tedavi ederler. İşte önemli olan budur; gül tabiatli olabilmek… Yâni bu dünya bahçesinde dikenleri görüp onlardan etkilenerek dikenleşmek değil, araya kış gibi çileler de girse, onları bahar iklîmleriyle kucaklayarak bütün âleme bir gül olabilmek… Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Ay geceden ürkmediği, karanlıklardan kaçmadığı içindir ki nûrlandı, ışık saçmaya başladı. Gül de o güzel kokuyu diken ile hoş geçindiği için kazandı.”

“Bu hakîkati gülden de işit. Bak o ne diyor: Dikenle beraber bulunduğum için neden gama düşeyim, neden kendimi kedere salayım? Ben ki gülmeyi, o kötü huylu dikenin beraberliğine katlandığım için elde ettim. Onun vesîlesiyle âleme güzellikler ve hoş kokular dağıtma imkânına kavuştum…”

Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri, bu hâle erişebilmek için zarûrî olan üslûbu bir beytinde şöyle hülâsa eder:

Ol dost için ağuları,

Şeker gibi yutmak gerek!..

Ashâbdan biri, ceza vere vere artık bıktıkları bir içki mübtelâsına lânet etmişti. Bunu işiten Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“Ona lânet etmeyin. Allâh’a yeminle söylüyorum, bu adam hakkında bildiğim bir şey varsa, o da, onun Allâh ve Rasûlü’nü seviyor olmasıdır.” (Buhârî, Hudûd, 5)

Merhûm Ramazanoğlu Mahmûd Sâmî -kuddise sirruh- Hazretleri’nin bir talebesi, geçirdiği bir buhran dolayısıyla zaafa uğrar ve sarhoş bir vaziyette kapısına gelir. Kapıyı açan kişi:

“–Bu ne hâl! Hangi kapıya geldiğinin farkında mısın?” diye azarlayınca bitkin ve bîçâre adamcağız:

“–Beni merhametle kucaklayacak başka kapı var mı ki!..” diyerek çâresizliğini dile getirir.

Olup biteni içeriden işiten Sâmi Efendi, hemen kapıya gelir ve o gönlü zedelenmiş talebesini içeriye buyur ederek, can sarayına alır. Onun vîrâne olmuş gönlünü merhamet, şefkat ve muhabbetle ihyâ eder. Bu rakîk gönül üslûbu ile irşâda mazhar olan o şahıs da, bütün menfî hâllerinden kurtularak zamanla sâlihler zümresine dâhil olur.

Allâh dostlarında müşâhede edilen “mahlûkâta Hâlık’ın nazarıyla bakabilme” ahlâk-ı hamîdesi, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfinde ne güzel ifâde edilmektedir:

“Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemîn ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz sürece cennete giremezsiniz.”

Ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlallâh! Hepimiz merhametliyiz.” dediklerinde, Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“–(Benim kastettiğim) merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilâkis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, (evet) bütün mahlûkâta şâmil bir merhamet!..” (Hâkim, Müstedrek, IV, 185)

İnsan, asıl gâyesinden ne kadar uzak kalırsa kalsın, “insan” olmak haysiyetiyle yine de yüce bir şeref sâhibidir. Onun öz cevherindeki yücelikten habersiz olarak günah bataklığına saplanması, tıpkı Kâbe-i Muazzama’nın duvarındaki Hacerü’l-Esved’in, oradan yere düşüp kir-pas içinde kalması gibidir. Bu hâle lâkayd kalarak feverân etmeyecek hiçbir mümin vicdânı tasavvur olunamaz. Bu hâlde bile müminler, Hacerü’l-Esved’e hürmetten vazgeçmezler. Onu derhal tozu toprağıyla kapar, gözyaşları içinde temizleyerek yeniden yüce mevkîine koymak için birbirleriyle yarışırlar. Onun cennetten çıkmış bulunduğunu ve özündeki yüce değeri düşünürler. İnsan da Hacerü’l-Esved gibi cennetten çıkmadır. İşlediği günahlarla ne derecede düşerse düşsün, onun özündeki değer bâkîdir.

Diğer taraftan hiçbir liyâkatli doktor, hastasına, “niye hasta oldun” diye kızmaz. Hastalık, kişinin kusuru sebebiyle ortaya çıkmış olsa bile bunu, hastanın fiil veya düşüncesindeki acziyetten kaynaklanan bir netice olarak yorumlar. Böylece hastaya, hasta olmasına sebep olacak hususlar dolayısıyla kızmak yerine, onun çektiği ızdırap ve elemi göz önünde bulundurarak, vakit geçirmeden büyük bir merhamet ve şefkatle tedâvîsine yönelir. Kendini bu tedâviyle mükellef görür. İşte gerçek bir mutasavvıf da, cemiyet içinde hastahâne koğuşlarını gezen bir doktorun hissiyâtıyla yaşar. Davranışlara hâkim kılınan bu hissiyât da, yoldan çıkmışlar için âdetâ bir can simididir.

Böyle bir can simidi uzatmak ve dînen günahkâr olan bir insanı, içine düşmüş olduğu günah bataklığından kurtarmak, pek ulvî bir saâdet vesîlesidir. Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in, Hayber’in fethi esnâsında Hazret-i Ali’ye yaptığı şu tenbih câlib-i dikkattir:

“–Yâ Alî! Bir kimsenin senin vâsıtanla hidâyete ermesi, senin için en kıymetli dünya nîmeti olan kızıl develere sâhip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Cihâd, 143)

Bu hakîkat bir âyet-i kerîmede de şöyle ifâde olunmaktadır:

وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا

“…Kim onu (bir insanı) ihyâ ederse, bütün insanları ihyâ etmiş gibi olur…” (el-Mâide, 32)

Bu, bir îmân meselesidir. Şüphesiz insanî duygu ve düşüncelerin hatâ bakımından en ağırı küfürdür. Bundan bile kurtulabilme şansı, yumuşak bir üslûp ile daha fazla mümkün olduğundandır ki Cenâb-ı Hak, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı Firavun’a îmân telkîni için gönderdiğinde, ona “kavl-i leyyin” yâni yumuşak sözle hitâb etmesini emir buyurmuştur. Zîrâ hidâyete dâvet edenin bundaki muvaffakıyeti, yukarıda ifâde buyurulduğu üzere kazançların en büyüğüne köprü olan bir amel-i sâlihtir. Allâh Teâlâ, Firavun’un küfürdeki şiddetinden -hâşâ- gâfil değildi. Dolayısıyla muhâtabımız, küfürde Firavun derecesinde şiddetli olsa bile bizim telkîn üslûbumuz, asıp kesmek, tehdit savurmak gibi hissî taşkınlıklar sûretinde değil, yumuşak söz söylemenin vakarlı istikâmetine yönelten ilâhî tâlimat çerçevesinde olmalıdır. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Allâh’ın: «Ey Mûsâ! Firavun’a karşı yumuşak söz söyle, ona yumuşaklık göster!» sözünü iyi anla!”

“Zîrâ kaynayan yağa soğuk su dökersen ocağı da harap edersin, tencereyi de…”

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede bu hakîkati şöyle beyân eder:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ

(Ey Rasûlüm!) O vakit Allâh’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için duâ et…” (Âl-i İmrân, 159)

Bu üslûp, sırf günahkâr ve kâfirler için değil, belki en zirve noktalarda İslâm’ı yaşamakta olan insanlarda bile, beşeriyet îcâbı görülebilecek birtakım zaaf ve kusurlara karşı da lüzûmludur. Zîrâ kusûru düzeltmeye çalışırken, muhâtabın kalbini kırıp onu rencide edecek sert ve kaba bir üslûp, maksadın tersine bir netîce verebilir. Çünkü böyle bir üslûpla yapılan îkâzlarda insanlar, bazen ana-babalarına karşı bile tahammülsüz olabilmektedirler ki, başkalarına tahammüllü olmaları hiç mümkün değildir. Böyle durumlarda söylenen doğrular da, gönüllere tırtıklı bir bıçak tesiri yapmakta; fayda ve câzibesini kaybetmektedir. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Bir kabahatin dolayısıyla seni azarladığı zaman baban bile, senin gözünde bir canavar gibi saldırıcı ve ısırıcı görünür…”

 “Bu hâl, onun azar ve cefâsından kaynaklanan derdin bir tesiridir. Yâni babanın îkâzı, senin iyiliğin için olduğu hâlde, ettiği azar ve cefâ, onun gönlündeki merhamet ve acıyışı sana canavar gibi göstermektedir…”

İşte insandaki bu psikolojik durum unutulmamalı ve ne kadar günâha batmış olursa olsun, yaratılış cevheri itibâriyle onun, kıymetli bir varlık olduğu idrâki ile hareket edilmelidir. Bunun içindir ki hadîs-i şerîfte Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“İnsana günah olarak, müslüman kardeşini küçük görmesi yeter.” (Müslim, Birr, 32) buyurmuşlardır.

Bu hadîs-i şerîfin hikmetini iyi kavramış olan Bezmiâlem Vâlide Sultan’ın, hizmetçilerin şahsiyetlerinin ezilmemesi için, onların kırdığı eşyaları tazmin etmek üzere Şam’da bir vakıf kurması, bizlere engin bir gönül ufku göstermektedir.

Bu şuurda bir mümin, tebliğ ve irşadda “muâhezeyi kendisine, müsâmahayı gayriye” yöneltmelidir. Zîrâ Allâh Teâlâ buyurur:

“…Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin (dedikodu yapmasın); hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksindiniz (değil mi?)…” (el-Hucurat, 12)

Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Mümin; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir.” (Tirmizî, Birr, 48)

Bu ulvî tâlimatlar istikâmetinde yaşayabilen ideal insanlar, hiçbir zaman dünyayı ukbâ cephesinden ayrı mütâlaa etmeyen, büyük ahlâk ve fazîlet kahramanları olmuşlardır.

Rasûlullâh Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-, bir topluluktaki suçlu şahsı bilse bile onu rencide etmemek için -âdetâ- belirsiz hâle getirir ve o kusurdan bütün topluluğu sakındırırlardı. Bazen de muhâtaplarının hatâsını onlara yakıştıramadığını hissettirmek maksadıyla:

“–Bana ne oluyor ki sizi böyle görüyorum.”28 buyurarak, kendilerine âdetâ galat-ı ru’yet (yanlış görme) izâfe ederlerdi.

İşte bu, kusurluyu utandırmama ve onu küçük düşürmeme üslûbudur ki, tasavvufu doğru anlayıp yaşamakta olanların müşterek bir vasfıdır. Çünkü Allâh yolu, gönül yıkmak değil, gönül yapmaktan geçer. Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söylemiş:

Gönül Çalab’ın tahtı,

Çalap gönüle baktı.

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıkar ise!

Gerçekten, kusurlarından dolayı kınanarak dışlanan ve hor görülen birçok kimse, ancak bu üslûp ve anlayışın bereketiyle tekrar rahmet iklîmine dâhil olabilmiştir.

Nakledildiğine göre, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin bir talebesi vardı. Birgün onu, kendisini lekeleyecek bir durumda yakalamışlardı. Bundan son derece mahcûb olan talebe, oradan ayrıldı ve bir daha dergâha gelmedi. Aradan bir müddet geçtikten sonra, gönül hânesi harab olmuş bu talebe, sohbet arkadaşlarıyla çarşıdan geçmekte olan Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözüne ilişiverdi. Talebe, hocasını fark edip, utancı sebebiyle oradan hızla uzaklaştı. Durumu sezen Cüneyd -kuddise sirruh-, yanındakilere dönüp:

“–Siz gidin, benim yuvamdan bir kuşum kaçmış!” deyip, talebesinin ardınca gitti. Geri dönüp bakan talebe, hocasının kendisini tâkib etmekte olduğunu görünce, daha da heyecanlandı ve adımlarını sıklaştırdı. Gide gide bir çıkmaz sokağa girdi. Mahcûbiyetin verdiği telaşla, gayr-ı ihtiyârî başını duvara çarptı. Hocasını karşısında gördüğünde ise renkten renge girdi ve başını önüne eğdi. Cüneyd -kuddise sirruh-:

“–Evlâdım! Nereye gidiyorsun, kimden kaçıyorsun! Bir hocanın talebesine yardım ve himmeti asıl böyle zor günlerde olur.” dedi ve onu şefkatle alıp dergâha götürdü. Hocasının ayaklarına kapanan talebe, yaptığına pişman olup tevbe etti.

İşte bu hâl, bir insan ne kadar kusurlu olursa olsun, onu reddetmeyip bilâkis ona bir baba şefkatiyle yaklaşabilme olgunluğunun mânevî irşaddaki bereketli netîcelerinden biridir.

Diğer taraftan hatâ ve kusurları affedebilmenin de ötesinde, kötülüğe dahî iyilikle muâmele edebilmek ve hattâ kötülüğünü gördüğü birinin ıslah ve hidâyeti için duâ edebilmek, olgun bir müslümanın fârik bir vasfı olmalıdır. Bu vasfa, Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in Tâif’te kendisini taşlayanlara bedduâda bulunmayıp, hidâyetleri için duâ etmesi kâfî bir misâldir. Yine O’nun, getirdiği dînin izzetini korumak için Mekke’de insanların kahrolup gazab-ı ilâhî ile helâk olmalarını değil, her birinin hidâyet dâiresi içine girmelerini istemesi şeklindeki üslûbu, nice azgın nefis sâhiplerinin ıslah ve kurtuluşuna vesîle olmuştur.

Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur:

“Size iyilik yapanlara karşı iyilik yapmak, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet değildir. Asıl meziyet, size fenâlık yapanlara karşı aynı şekilde mukâbelede bulunmayıp iyilik yapabilmektir.” (Tirmizî, Birr, 63)

Zîrâ iyilik yapılan kimse düşmansa, dost olur; ortadaysa, yaklaşır; yakındaysa muhabbeti ziyâdeleşir. Bugün, dünyada materyalizmin acımasız sultasına kapılarak büyük bir mâneviyat buhranına sürüklenmiş olan insanların, rûhî bir rahatlama için daha ziyâde mistik telâkkîlere rağbet etmekte olmalarının sebebi budur. İslâm’ın takdîm ve telkîninde tasavvufî üslûbun kullanılması da bu yönden daha muvaffakıyet vericidir. Bugün Batı’da hidâyete eren seçkin zümrenin çoğu, rûhundaki boşluğu tatmin için, Hazret-i Mevlânâ ve İbn-i Arabî gibi büyük mutasavvıfların eserlerine mürâcaat etmektedirler. Yine Batı âleminde revaçta olan İslâmî eserlerin başında da tasavvufî eserler gelmektedir. Bu sebeple günümüzde:

“Gel! Gel! Ne olursan ol, yine gel!

Kâfir, mecûsî veyâ putperest olsan da, gel!

Bizim dergâhımız (olan İslâm) ümitsizlik dergâhı değildir.

Yüz kerre tevbeni bozsan, yine de gel!” diyen Mevlânâ’nın, bütün insanlık âlemini kuşatan kalbî enginliğine şiddetle ihtiyaç vardır.

Mevlânâ Hazretleri’nin bu müsâmahakâr dâvetindeki gâye, insanı, öz cevheriyle tanıştırıp onu şefkat ve müsâmahanın feyizli zemîninde hatâlarından kurtararak İslâm ile şereflendirmektir. Yoksa herkesi bulunduğu eski hâli üzere kalmak şartıyla gâyesizce kabullenmek değildir. Maksad, o kişinin iç âlemini düzeltmektir. Bir tâmirciye âletin bozuğu götürülür. Böyle zatların gönül dergâhları da bir tâmirhâneye benzer ki, orada yapılan iş, yanlışları düzeltmek olduğu için, dâvetin daha ziyâde hatâlı insanlara hitâben yapılması gâyet tabiîdir.

Bilhassa dînî hayâtın alabildiğine zayıfladığı ve dînî ölçülere göre insanların bir hayli kusurlu bulundukları zamanlarda muhâtaba, tasavvufî bir diğergâmlık, merhamet ve müsâmaha ile muâmele etmek gerekir. Zîrâ bu davranış; günah, fitne ve isyânın her yönden kuşattığı bu gibi kimselerin düzelip kurtulma ihtimâlini artıracak en bereketli bir tavırdır.

Ancak şunu ifâde etmeliyiz ki, günahkâra karşı müsâmaha ferdî hususlardadır. Yoksa kul hakkını çiğneyici bir mâhiyette cemiyete taşan, toplumun huzur ve saâdetini perişân eden kusur ve zulümleri hoş görmek ve onlara af nazarı ile bakmak tasvib edilemez. Ayrıca dînini sathî ölçüler muhtevâsında yaşayan kimselerin, günahkâra “öfke” duygusuyla bakması da hiç şüphesiz ki yanlış değildir. Onlar için günahkârdan uzak durmak, kalbin onunla ülfetten doğacak zararlardan korunması için zarûrîdir. Zîrâ hayâtı gâfilâne yaşayan kimselerde günahlar, tatlı bir mûsikî gibi nefislere hoş gelir ve âdetâ ağırlıkları hissedilmeden işlenebilirler. Bu sebeple günahkârın günâhını hafife almak, hem ilâhî ölçüleri rencide etmeye ve hem de kalbin o günahlara bulaşmasına sebep olacağından, umûm için tehlikelidir. Yâni günahkâra olan müsâmahayı günâha taşımamalı; günâha olan düşmanlığı da günahkâra sıçratmamalıdır.

Bütün bunların ardından söyleyecek son sözümüz ise:

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!..” (Buhârî, İlim, 11) hadîs-i şerîfidir. Tabiî ki, dînin özüne zarar vermemek ve istikâmetten ayrılmamak şartıyla…

Yâ Rabbî! Bizleri, günleri ilâhî hikmetlerle dolu, gerçek aşk ehlinden kılıp iki cihânın sırlarına âşinâ eyle! Kalblerimizi, Hâlık’tan ötürü mahlûkâta şefkat, merhamet ve hamiyyetin menbaı eyle! Günah ve kusurlarımızı, sevap ve güzelliklere tebdîl eyle!

Âmîn…