İÇİNDEKİLER
ARAMA:

FIKIH PENCERESİNDEN ZEKÂT Zekâtın Farz Olmasının Şartları

1- Zekât verecek kimse müslüman, akıllı, ergenlik çağına gelmiş ve hür olmalıdır.

2- Temel ihtiyaç (havâic-i asliye) ve borcundan başka nisâb miktarı mala sâhip olmalıdır. Temel ihtiyaç maddeleri, insanın hayat ve hürriyetini korumak için muhtaç olduğu şeylerdir. Bunlar; oturduğu evi, evde kullandığı altın ya da gümüş olmayan her çeşit eşyası, elbiseleri, bakmakla mükellef olduğu aile efrâdının bir aylık      -diğer bir görüşe göre bir yıllık- nafakası, okumak için aldığı kitapları, sanat ve mesleğe âit alet ve makinaları vb. aslî ihtiyaçlardır.

“Nisâb” servetin zekâtı gerektiren asgarî miktarını ifâde eder. Bu miktar zekâta tâbî olan mala göre farklılık arz eder.

3- Eldeki mal, hakîkaten veya hükmen artıcı (nemâ) olmalıdır. Yâni malın, sâhibine kazanç ve fayda sağlar durumda olmasıdır. “Vergi” ıstılâhında bu özellik, “kazanç, üretim veya îrâd (gelir) temin etmesi ya da malın kendisinin artması, çoğalması” şeklinde ifâde edilmektedir. “Hakîkî nemâ (artış)” doğum, üreme, ticaret ve benzerleri ile çoğalmadır. “Hükmî nemâ” ise artması mümkün olan malın, sâhibinin veya vekilinin elinde olması; çoğalması imkân dâhilinde bulunmasıdır.

4- Zekâtı verilecek mal üzerinden bir kamerî yıl geçmelidir.

Zekât, kamerî seneye göre, yâni 354 güne göre % 2.5 verilir. Fakat bugün ticârî müesseseler şemsî yıla göre hesap yapmaktadırlar. Şemsî yıl ise 365 gün olduğundan aradaki 11 günlük farkı da zekâta ilâve etmek lâzımdır. Yâni zekât, % 2.5 ise de, şemsî sene itibâriyle % 2.6’ya yaklaşmaktadır.

5- Zekâtı verilecek malın kişinin tam mülkiyetinde olması gereklidir.

Zekât verecek kimsenin temlîk ve taharrîye son derece riâyet etmesi lâzımdır. Zîrâ zekâtın sahîh olması buna bağlıdır. Temlîk, bir şeyi mülk olarak vermek, yâni zekâtın, verilen şahsın eline geçip onun mülkü hâline gelmesini sağlamaktır. Taharrî ise, zekâtı vermeden evvel yapılan araştırmadır. Yâni zekâtın yerini bulup bulmayacağını tespit etmektir. Eğer zekât, taharrî (araştırma) yapılmadan bir kimseye verilip sonradan da bunun, ilgili âyet-i kerîmede belirtilen sekiz sınıfın dışında olduğu anlaşılırsa, sahîh olmaz ve yeniden verilmesi gerekir. Ancak taharrî yapıldıktan sonra bir isâbetsizlik görülürse, bu durumda zekâtın yeniden verilmesi îcâb etmez.

Zekâtta dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da şudur:

İnsanın her şeyden evvel kendi üzerinde hakkı vardır. Sonra âile efrâdı, daha sonra ise akrabâ ve yakınları gelir. Mîras hukukunda da aynı yakınlık ve hak sırasına riâyet edilmiştir. Hak sâhiplerinin de kendi aralarında birbirlerine karşı öncelikleri vardır. Bu da iki şeye dayanır:

Birincisi, verenlerin yakınlık ve akrabâlık derecesinin kuvveti, diğeri ise muhtaçların içinde bulundukları zarûret ve ihtiyaç dereceleridir.

Akrabâyı tercih etmek, ihtiyaç ve zarûret içinde bulunanları bir kenara bırakıp daha az ihtiyaç içinde bulunana vermek değildir. Bu tercih keyfiyeti, iki ihtiyaç sâhibinin zarûret derecesinin aynı olduğu hâllerde, hangisinin tercih edileceği meselesinde söz konusudur. Zarûret ve ihtiyaç derecesini, dâimâ nazar-ı îtibâra almak gerekir. Eğer yabancı biri, daha muhtaçsa şüphesiz bu durumda akrabâ ve tanıdıklara öncelik verilmesi mümkün değildir.

Bu ölçüler, İslâm’ın insana merhamet aşılamasının yanında, onun dengesini de gösteren müstesnâ inceliklerdir, bir şefkat tâlimidir. Zîrâ îmânın ilk meyvesi merhamet olduğundan ondan uzak bir gönül, hayat sâhibi ve diri sayılamaz. Her hayrın başı olan besmele ve Kur’ân’ın başında yer alan Fâtiha Sûresi, Allâh’ın merhametine dâir olan Rahmân ve Rahîm isimleri ile başlar. Peygamberler ve velîlerin hayatları da merhamet tezâhürleri ile doludur. Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin!” (Ebû Dâvud, Edeb, 58) buyurarak, merhametin bütün mahlûkâtı içine alması gerektiğini ifâde etmiştir. Birer kulluk vazîfesi olan infak, zekât ve öşür gibi mâlî ibâdetler de merhametin en olgun tezâhürlerindendir.