B-İNFAK:a-Mâhiyeti
Malın ve hattâ canın Allâh yoluna tahsîsi mânâsına gelen infak ve benzeri kelimeler, Kur’ân-ı Kerîm’de 200’den fazla yerde zikredilmektedir. Sadece bu rakam bile infâkın şümûl ve ehemmiyetini kavramaya kâfîdir.
İkinci Akabe bey’atinde Abdullâh bin Revâha -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Rabbin ve senin için bize istediğin şartı koşabilirsin.” demişti.
Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
“–Rabbim için şartım, O’na ibâdet etmeniz ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmamanızdır. Kendi hakkımdaki şartım ise, canlarınızı ve mallarınızı nasıl koruyorsanız beni de öylece korumanızdır.”
Ashâb-ı kirâm sordular:
“–Böyle yaparsak bize ne vardır?”
Cevâben Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
“–Cennet vardır!” buyurunca, oradakiler:
“–Ne kârlı bir alışveriş! Bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz!” dediler. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 406)
İşte bu konuşmalardan sonra şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ
“Allâh, müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111)
Canın Allâh’a satılmasının en müşahhas ve ideal tezâhürü, şehidlik ve gâziliktir.
İslâm’ın ilk mübârek şehidi Sümeyye Hatun’un hâli ne kadar ibretlidir. O, canını ulvî bir îmân heyecanıyla Allâh yolunda infâk etmişti. Şimdi cenneti satın almış ve kıyâmete kadar gelen müminlerin gönüllerinde taht kurmuş olarak, ebedî mükâfâtının verileceği ânı beklemektedir. Bu durum karşısında bizim de Allâh rızâsına nâil olabilmek için, malımızla ve canımızla infâka yönelmemiz gerekmektedir.
Yine Çanakkale Harbi’nde, Türk ordusunun ateşleyecek barutu bile kalmamış olmasına rağmen, müşahhas bir can ve mal infâkı yaşandığı için, zafer müyesser olmuştu. Târihte buna benzer misâller pek çoktur.
Malın Allâh’a satılması, aslında mecâzî bir tâbir olup, onun Allâh yoluna harcanmasını ifâde eder. Cenâb-ı Hak, müttakîlerin vasıflarını sayarken:
“(O müttakîler,) kendilerine verdiğimiz her türlü rızıktan (Allâh yolunda) infâk ederler.” (el-Bakara, 3) buyurmaktadır.
Allâh için vermenin umûmî ismi olan sadaka ve infâkın çeşidi çoktur.
Sadaka ve infak, var olanı vermekten başlar. Buna göre, yarım hurmayı vermek dahî bir infak olup, kulu cehennem ateşinden muhâfaza eder. Dolayısıyla Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- her mümini zengin kabul eder. Çünkü O, hadîs-i şerîflerinde mümindeki emr-i bi’l-ma’rûf, mazlûma yardım, mümini tesellî, muzdarip gönülleri sevindirme, yoldan eziyet verici şeyleri izâle, hasta ziyâreti vb. hususların da birer sadaka, yâni infak hükmünde olduğunu beyan buyurmuştur. Bunlar ise, mâlî güce bağlı olmayan hizmetlerdir. Bu demektir ki, en güçsüz müminin bile gerçekleştirebileceği pek çok sadaka ve infak çeşidi mevcuttur.
Gerçekten hayır, yalnız mal ile yapılmaz. Bir işte yol göstermek, tesellî etmek, nasihat etmek ve insanlara tebessümle yaklaşmak gibi sayısız ve herkesin muktedir olabileceği fiiller de cemiyetin huzur ve sükûnunu, kardeşlik duygularının kökleşmesini ve ictimâî tesânüdün (yardımlaşmanın) gerçekleşmesini sağlayan âmillerdendir.
Cemiyetin fakir ve sıkıntılı fertlerine yardım mâhiyetindeki sadaka ve bağışlar, ictimâî âhenk ve nizâmın devâmını temin ettiğinden dolayı dünyada da âhirette de bir bereket vesîlesidir. Şu misâl, bu gerçeği ne güzel aksettirir:
Birgün dilencinin biri Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın önünde durup bir şeyler istedi. Hazret-i Ali, oğulları Hasan ve Hüseyin -radıyallâhu anhümâ-’ya:
“–Annenize gidin ve evdeki altı dirhemi alıp getirin!” dedi.
Hazret-i Hasan ve Hüseyin -radıyallâhu anhümâ- gittiler ve altı dirhemin hepsini getirip babalarına teslîm ettiler. Hazret-i Ali de bu dirhemleri dilenciye verdi. Hâlbuki o esnâda kendilerinin de bu dirhemlere ihtiyacı vardı. Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ- onunla un alacaktı. Bir müddet sonra Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- eve gitmek üzere yola koyuldu. Henüz evden içeri adımını atmamıştı ki, yanına devesini satmak isteyen bir kimse geldi:
“–Parasını sonra verirsin.” diyerek devesini Hazret-i Ali’ye yüz kırk dirheme sattı ve hayvanı kapıya bağlayıp gitti. Kısa bir süre sonra bir başka kimse çıkageldi ve deveyi iki yüz dirheme satın aldı. Parasını da hemen ödeyip gitti.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, yüz kırk dirhemi deveyi satın aldığı kimseye verdi, arta kalan altmış dirhemi de Hazret-i Fâtıma’ya teslim etti ve şöyle dedi:
“–Bu, Allâh’ın: «Her kim bir iyilik yaparsa ona, o yaptığı iyiliğin on katı vardır.» (el-En’âm, 160) buyurarak bize vaad ettiği ihsânıdır. Biz o altı dirhemi verdik. Allâh Teâlâ da on misliyle mukâbelede bulundu!..”
Bu bereketlere ilâveten Cenâb-ı Hakk’ın:
“İyiliğin karşılığı, ancak iyilik değil midir?” (er-Rahmân, 60) beyânı mûcibince zekât ve infaklar, kullara nice rahmet kapılarını aralarken, şer kapılarını da kapatıcı bir mâhiyet arz eder.
İstanbul’da anarşi hâdiselerinin zirvede olduğu bir dönemde yaşanan şu hâdise, bu hakîkatin ibretli tezâhürlerinden biridir:
Beş-altı soyguncu, büyük bir markete girmişler ve dükkan sâhibinden kasada ne varsa vermesini istemişlerdi. İhtiyar adamcağız, çâresiz bir şekilde kasanın anahtarlarını tam eline almıştı ki, gelen gideni kontrol için kapıda bekleyen soyguncu, onu fark etti ve birden yerini terk ederek süratle içeri girip yaşlı dükkan sâhibine siper oldu. Silahını da arkadaşlarına doğrultmuş bir vaziyette haykırdı:
“–Buradan tek kuruş almadan çıkacağız!”
Bu âni gelişme karşısında şaşıran arkadaşları:
“–Hayrola! Buraya kadar kaç dükkan soyduk; bir şey demedin! Ne oldu sana birden?!. Çekil önümüzden de işimize devam edelim!” dediler.
Fakat o, arkadaşlarına mânî olabilmek için hem kararlı hem de mahcup bir edâ ile şunları söyledi:
“–Hayır! Buradan bir iğne bile almayacağız! Sakın ısrar etmeyin. Bilin ki, benim cesedimi çiğnemedikçe bu dükkandan size hayır yok! Bu ihtiyar amca kim biliyor musunuz? Ben yıllar yılı kumarhâne ve meyhâne köşelerinde âilemi ve çocuklarımı ihmâl ederken, şefkat ve merhamet elini uzatarak, âdetâ onlara babalık yapan ve yavrularımı büyütüp okutan müstesnâ bir insan!..”
Bu hâl üzerine arkadaşları, başlarını önüne eğdi ve hep birlikte özür dileyip oradan ayrıldılar.
İşte Allâh için infâkın dünyevî fâidesinin yaşanmış, ibret dolu ve müşahhas bir misâli! “Az sadaka çok belâyı defeder.” ifâdesinin bir tecellîsi…
Fakir ve mahrum insanların yaralarını sararak onlara huzur bahşeden bir tesellî sunabilmenin en mükemmel tezâhürleri, hiç şüphesiz ki Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in örnek hayatında müşâhede edilebilir.
O, bir yandan cömertliğin, müslümanın tabiat-i asliyesi hâline gelmesini arzu ederek:
“Veren el, alan elden üstündür.” (Buhârî, Zekât, 18)
“Yalnız iki kişiye gıpta edilir. Biri, Allâh’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kimse; diğeri de, Allâh’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yâni ilmini infâk eden) kimsedir.” (Buhârî, İlim, 15) beyânları ile infâkı teşvîk ederken bir yandan da:
“Yâ Rabbî! Beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür, mahşer gününde fakirlerle haşreyle!” (Tirmizî, Zühd, 37) şeklinde duâ etmiş ve Mescid-i Saâdet’lerinin bir köşesini garip, fakir ve miskinlerin sığınabileceği bir şefkat yuvası hâline getirmiştir. Bütün fakirlerle olduğu gibi, “ashâb-ı suffe” denilen bu kimselerle de son derece yakından ilgilenmiş, onların her türlü sıkıntılarına dermân olmaya çalışmış ve kendi mütevâzî yaşayışıyla da onlara en güzel bir tesellî sunmuştur.
Yine o:
“(Allâh huzûrunda servet konusunda hesap vermeyecek olan) fakirler, zenginlerden yarım gün (dünya hesâbıyla beş yüz yıl) önce cennete gireceklerdir.”
(Tirmizî, Zühd, 37)
“(Mallarını Allâh yolunda harcamadan) çoğaltanlar, kıyâmet gününde (sevaplarını) azaltanlardır.” (Buhârî, Rikâk, 13) ifâdeleriyle dâimâ, hakîkî izzet ve şeref ölçüsünün zenginlik değil, fazîlet ve takvâ olduğunu telkîn etmişlerdir. Yine ümmetinin infâk edebilme saâdetinden mahrûm bulunan fakirlerine de:
“Yarım hurma ile de olsa ateşten korunun. Bunu da bulamayan, güzel ve hoş sözle korunsun.” (Buhârî, Edeb, 34) buyurarak infâkın her hâlükârda mümkün olduğunu ifâde etmek sûretiyle, onların gönüllerine su serpmiştir. Dolayısıyla bir kimsenin verecek bir şeyi olmasa, ancak güzel davransa ve gönül alacak tatlı sözler söylese, bu da bir çeşit sadakadır. Hattâ bu, minnet ve eziyetle verilen sadakadan daha hayırlıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak:
“Güzel bir söz söylemek ve bir ayıp örtmek, ardından eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allâh Ganî ve Halîm’dir.” (el-Bakara, 263) buyurmaktadır.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yukarıdaki beyânları, ne zenginliği, ne de fakirliği tervîc etmektedir. Bilâkis her iki tarafın kendisine âit güzel yönlerini ve bunlara göre hareket etmenin zarûretini ifâde ile herkesin içinde bulunduğu hâle rızâ göstermesinin ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Mühim olan, kulun zengin veya fakir oluşuna aldırmadan, rızâ-yı ilâhî istikâmetinde yaşamasıdır.
Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bütün müminleri gönül zengini olarak kabul ederdi. Ashâb-ı kirâmdan Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın dünyâlık olarak bir dikili taşı bile bulunmamasına rağmen Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- ona:
“–Yâ Ebâ Zer! Çorbana su kat ve infâk et.” (Müslim, Birr, 142) buyururdu.
Zîrâ Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın çorbaya ilâve edebilecek bir bakliyâtı dahî yoktu.
Kalbi zengin olana, cüzdan fakirliği bir zarar vermez. Kalb zenginliğiyle birlikte cüzdan zenginliği de olursa, bu onun gönül zenginliğini ve güzelliğini daha da artırır. Kalbi fakir olana da, cüzdan zenginliği bir fayda vermez. Üstelik onun gönül fakirliğini artırır. Kalbiyle berâber cüzdanı da fakir olanlar, -Allâh muhâfaza buyursun- iki cihân bedbahtı olurlar.
Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, asıl zenginliğin, mal çokluğu ile değil, gönül zenginliği ile olduğunu belirtmişlerdir.13 Buna göre herkes, kanaati kadar zengindir. Kanaat ise hadîs-i şerîfte bildirildiği gibi bitmez-tükenmez bir hazînedir.14 Gerçek müminler de, bu zenginlik nîmetine sâhip olup infakta bulunanlardır. İnfak, bir müminin hassâsiyetinin ve mükellef olduğu diğergâmlığın kâmil bir tezâhürüdür.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- Şam’a giderken deveye binme sırası kölesine geldiğinde, şehrin kapısına varmış olmalarına rağmen deveye ısrarla kölesini bindirmiş ve kendisi yaya, kölesi ise devenin üzerinde olduğu hâlde Şam’a girmişti. İşte bu da, kâbına varılmaz bir infak ve îsâr tezâhürüdür.
Îsâr, kendinden koparıp verme, kendi hakkını kardeşine devretme anlamına gelir ki, bugün cemiyetimizde yok denecek kadar azdır. Ancak zekâtın biraz daha ötesine gitmek, onun dışındaki infaklara da fazlaca yer vermek teşvîk edilmeli ve bu iş müesseseleştirilerek düzenli bir şekle konulmalıdır. Bu müesseselerde aynı zamanda İslâmî şuurla hizmet edecek gayretli insanlar yetiştirilmelidir. Ayrıca ümmet-i Muhammed’in istifâde edeceği hastahânelerin, muzdariplerin kalacağı dâru’l-acezelerin (huzur evlerinin) yapılması da, bugünkü toplum üzerine en ehemmiyetli bir vecîbedir.
İnfâka rağbet, bir müminin tabiat-i asliyesi olmalıdır. Cenâb-ı Hak:
الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
“O (takvâ sâhipleri) ki, bollukta da darlıkta da Allâh için infâk ederler; öfkelerini yenerler ve insanları affederler. Allâh da, (bu şekilde davranan) ihsân sâhiplerini sever.” (Âl-i İmrân, 134) buyurmaktadır.
Rivâyete göre Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin bir kölesi vardı. Kendisinin yakın hizmetlerini görürdü. Birgün köle, getirmiş olduğu bir kâse çorbayı kazâ ile Câfer Hazretleri’nin üzerine döktü. Üstü başı çorbaya bulanan Câfer-i Sâdık Hazretleri de, öfke ile kölenin yüzüne baktı. Bunun üzerine köle:
“–Efendim! Kur’ân’da «öfkelerini yenenler» takdîr ediliyor!” diyerek bu husustaki âyet-i kerîmeyi okudu.
O zaman Câfer-i Sâdık Hazretleri:
“–Öfkemi yendim!” dedi.
Bu sefer köle:
“–Kur’ân’da aynı yerde «insanların kusurlarını bağışlayanlar» da takdîr ediliyor!” dedi ve âyetin bu husûsla alâkalı kısmını okudu.
Câfer Hazretleri:
“–Haydi bağışladım seni!..” dedi.
Bu defâ da köle:
“–Kur’ân’da aynı âyetin devamında «Allâh ihsânda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!» buyuruluyor!” diyerek âyetin, son kısmını da okudu.
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık Hazretleri:
“–Haydi git, hürsün artık; seni Allâh için âzâd ettim!” dedi.
Allâh Rasûlü’nün bildirdiği üzere, susuzluktan soluyan bir köpeğe su veren günahkâr bir kadın, sırf bu merhameti sebebiyle günahları affedilerek cennete nâil olmuştur. Buna mukâbil, bir kediye merhametsiz davranarak, onun açlığına aldırış etmeyen bir kadın da cehenneme dûçâr kılınmıştır. Bu misâller, bir müslümanın gönül âlemini istikâmetlendirmesi bakımından pek ibretlidir. Zîrâ bir mümin, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi derin, hassâs, rakîk, diğergâm, cömert ve merhametli olmalıdır.
Hak katında makbûl olan cömertlik, malın iyi ve güzel olanından vermektir. Zîrâ infaklar, bu inceliğe dikkat edildiği ölçüde kulu, rızâ-yı ilâhîye nâil eyler.
Asr-ı saâdette, hayatlarını sırf İslâm yoluna adayarak, Allâh’a ibâdetten başka bir şey düşünmeyen Ashâb-ı Suffe, geçimlerini temine vakit bulamazlardı. Bu sebeple diğer müslümanlar onlara hurma getirirlerdi. Bâzı kimseler, bir ara bozuk hurma getirmiş, Ashâb-ı Suffe de son derece acıkmış olmaları sebebiyle bu bozuk hurmaları yemek zorunda kalmışlardı. Bu hâdise üzerine Cenâb-ı Hakk’ın şu ihtârı geldi:
“Ey îmân edenler! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nîmetlerin iyilerinden (Allâh için) infâk edin. (Size verildiği takdirde) gözünüzü yummadan alamayacağınız (basit ve değersiz) şeyleri, hayır diye vermeye kalkışmayın! Allâh’ın müstağnî ve övülmeye lâyık olduğunu bilin!” (el-Bakara, 267)15
Bir başka âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak, kendisine yakın olabilmemiz için sevdiklerimizden infâk etmemiz gerektiğini şöyle bildiriyor:
“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, aslâ «birr»e eremezsiniz. Her ne infâk ederseniz Allâh onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)
Âyet-i kerîmede geçen «birr» kelimesi, hayrın kemâl noktası, Allâh’ın rahmeti, rızâsı ve cenneti mânâlarında tefsîr edilmiştir. Cenâb-ı Hak «birr»i başka bir âyet-i kerîmede şöyle izâh eder:
“Birr, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl birr (sâhipleri), Allâh’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- akrabasına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan, zekâtını veren, verdiği sözü tutan, felâket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte onlardır sadâkat gösterenler ve işte onlardır gerçek takvâ sâhibi olanlar!” (el-Bakara, 177)
Görüldüğü gibi “birr”i târif eden bu âyet-i kerîme, insanda bulunması gereken pek çok üstün vasfı kendisinde toplamıştır.
Kardeşlik ve dayanışma duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun giderek kaybolduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı cemiyetimizde bugün ciddî bir infak seferberliğine ihtiyaç vardır. Bu infak seferberliği, hem kendimiz hem de yavrularımız için çok ehemmiyetlidir. Yavrularımız, mülkün hakîkî sâhibinin Allâh Teâlâ olduğu idrâki içinde büyümelidirler. Bizler, çocuklarımızı nasıl küçük yaşta namaza alıştırmakla mükellef isek, onlara aynı zamanda infak heyecanı vermeye ve bir muzdaribi sevindirme ibâdetine de alıştırmaya mecbûruz. Şâyet bu işin alışkanlığını küçük yaşlarda kazandırmazsak, onlara yazık etmiş oluruz.
Olgun bir mümin olmak isteyen herkes, imkânları mahdûd olsa dahî elinden geldiği kadar muhtaç ve muzdariplere destek olmak, gönül vermek ve duâ etmek mecbûriyetindedir. Bir muzdaribin derdini paylaşmak da infaktır. Kırık kalbleri ihyâ etmenin, Hakk’a yakınlığa vesîle olduğunu Mûsâ -aleyhisselâm-’ın şu ilticâsından anlamak mümkündür. Rivâyete göre o birgün:
“–Yâ Rab! Seni nerede arayayım?” diye niyazda bulunmuştu. Allâh Teâlâ da:
“–Beni kalbi kırıkların yanında ara.” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364) buyurdu.
Bugün için en büyük hizmetlerden biri, rehber insanlar yetiştirecek müesseseleri ihyâ etmek için, onlara infakta bulunmaktır. Bir mütefekkirin dediği gibi:
“Hâkim milletlerle mahkûm milletler arasındaki en mühim fark, bir avuç iyi yetişmiş insandır!”
İşte cihânın bütün susuzluğu, bu bir avuç kâmil insanadır.
Bugün İslâm dünyası, ictimâî planda mağlub bir durumda ise bunun sebebi, müslümanların bertaraf etmeye muktedir olamadıkları bir zulme mâruz kalmış bulunmalarıdır. Bu kötü tâlihi değiştirmek için, onun güçlü olduğu zamanlardakinden daha fazla bir dînî ve vicdânî gayrete ihtiyaç olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. “Her güçlükle berâber muhakkak bir kolaylık bulunduğu” yolundaki ilâhî beyânı düstûr edinerek silkinmeli ve bir kurtuluş çâresi bulmaya azmetmelidir. Bu, o derecede ehemmiyetli bir mesûliyettir ki, her zaman için meşrû olan meşgûliyetlerin bile meşrûluğu tehlikeye girer. Meselâ yavrusunu emzirmekte olan bir ana, evinde yangın çıktığı takdirde bu fiile devam ederse mes’ûl olur. Yangını söndürmek için yapması gereken işlerin âciliyeti sebebiyle çocuğunu emzirmek gibi meşrû ve makbul olan bir fiile devam etmesi, onu mes’ul bir mevkiye düşürür. Bu, İslâm’da “maslahat” denilen ehemmiyetli bir meseledir. Dolayısıyla günümüzün maslahatı da çok iyi tedkîk edilmeli ve onun gerektirdiği ölçüde ve îcâb ettirdiği şekilde gayret sâhibi olmalıdır. Bu lâyıkıyla yapılabildiği takdirde, bütün İslâm âlemi, içinde bulunduğu buhrandan kurtulma imkânı bulabilir.
Nitekim evvelce de temas ettiğimiz gibi, İslâm medeniyetinin alâmet-i fârikası olan “vakıflar”, tesis edildikleri zamanın ihtiyaç ve îcâbının en mükemmel bir sûrette tesbit ve takdîr edildiğinin fiilî ve muazzam misâlleridir.
Kalbi Allâh’tan uzaklaştırıp kendine bağlama istîdâdı, en fazla mal ve evlâdda mevcuttur. Bundan dolayı Allâh Teâlâ:
“Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitne (imtihân vesîlesi)dir. Büyük mükâfât ise, ancak Allâh katındadır.” (et-Teğâbün, 15)
“Ey îmân edenler! Mallarınız ve çocuklarınız, sakın sizi Allâh’ı anmaktan alıkoymasın!..” (el-Münâfikûn, 9) buyurmaktadır.
İnfakların büyük ölçüde îfâ mahalli ise vakıflardır. Vakıflar, zenginlerin ihtiyaç sâhiplerine ulaşmaları için emin bir vâsıta ve âdetâ bir köprü mesâbesindedir. Böyle müesseselere infakta bulunan zenginler, vefat ettikten sonra da bu müesseseler vâsıtasıyla fakirlere ulaşma ve hizmet etme imkânına sâhip olmaktadırlar.
