İÇİNDEKİLER
ARAMA:

ÖNSÖZ

Biz âciz kullarını îmân nîmetiyle şereflendiren, Rahmân ve Rahîm olan Allâh Teâlâ’ya hamd ü senâlar olsun!

Âlemlere rahmet olarak gönderilen, kâinâtın Fahr-i Ebedîsi’ne salât ve selâm olsun!

İslâm’ın rûh itibâriyle özü, inançta tevhid yâni Allâh’ın birliği; amelde ise edeb, istikâmet ve merhamettir. Merhamet, îmânın ilk meyvesidir. Ondan uzak bir gönül, zî-hayat (canlı) sayılamaz. Her hayrın başı olan besmele ve Kur’ân-ı Kerîm’in ilk sûresi olan Fâtiha, Allâh’ın rahmet ve merhametini ifâde eden “Rahmân” ve “Rahîm” isimleriyle başlar. Peygamberler ve velîlerin hayat hikâyeleri de merhamet menkıbeleriyle doludur. Merhametin en olgun tezâhürlerinden birisi ise “infak”tır.

Zarif, güzel ve derin insan yetiştirmek sûretiyle huzurlu bir cemiyet ortamı husûle getirmek, dînin aslî gâyelerinden biridir. Bu olgunlaşma, ancak gönüllerin merhamet ve şefkat hissi ile dolması ve bunun en güzel tezâhürleri olan zekât, infak ve hizmet ile mümkündür. Zîrâ bütün bunlar, kulun Rabbine karşı en mühim bir şükür borcudur.

Gerçek bir sevginin en büyük alâmeti fedâkârlıktır. Seven, sevdiğinin yolunda fedâkârlık yapmayı, sevgisi ölçüsünde bir zevk ve vazîfe olarak telakkî eder. Bu bakımdan mümin bir yüreğin, Yaratan’ı hürmetine bütün mahlûkâtı, şefkat ve merhametle kuşatıp kucaklaması îcâb eder.

Kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun kaybolduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı zamanımızda, ciddî bir infak ve hizmet seferberliğine ihtiyaç vardır. Fakat ne yazık ki bugün içinde bulunduğumuz toplumda, bir taraftan ictimâî ve iktisâdî buhranlar, diğer taraftan da fertlerin ekseriyetle maddeye râm olması sebebiyle en çok unutulup ihmâl edilen hususların başında, dînin mâlî fedâkârlıklarla îfâ edilen yönü bulunmaktadır. Bu hususla ilgili ilk akla gelenler ise zekât-infak gibi vecîbelerle, vakıf gibi şefkat müesseseleridir.

Beşikten mezara kadar hayatı tanzîm eden İslâmî mevzular, her devrin îcap ve ihtiyaçlarına göre yeniden yazılmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde zamânın akışı ve hayatın med-cezirleri içinde İslâm’ın davranış güzelliklerinden ne denli uzaklaşıldığının ve gönüllerde bu ulvî duyguların ne derecede zaafa uğradığının farkına bile varılamaz. Meselâ bunlardan biri, kitabımızda kısaca temâs ettiğimiz gibi, “öşür meselesi”dir.

Bundan dolayı biz de vakıf ve zekât gibi, dînimizin mâlî yönüyle ilgili bâzı meselelerdeki temel prensipleri hatırlatmak ve içinde yaşadığımız cemiyetin gerçeklerini o prensiplerle değerlendirmek üzere bu eseri telif etme ihtiyacı hissetmiş bulunmaktayız. Maksadımız, had safhada bir maddî-mânevî sıkıntı yaşayan cemiyetimizde, vakıf, zekât ve infak seferberliği vesîlesiyle yeniden yaralara merhem olacak bir şevk, heyecan ve şuurlanmanın teminine çalışmaktır.

Kitabımızda mevzûmuz ile alâkalı târihî

gerçekleri, kendimizi bir vicdan muhâsebesine çekmek için bir ölçü olarak kullanmak istedik. Gerçekten, bütün cihâna karşı, farklı bir dünya görüşünün muhâfaza ve müdâfaasını üstlenerek altı buçuk asır ayakta kalmış, dîn, dil ve ırk itibâriyle onlarca ayrı topluluğu sulh, sükûn ve huzur içinde bir arada yaşatmış olan Osmanlı Devleti’nin bu başarısındaki temel sâiklerden biri de, hiç şüphesiz “Hayır Müesseseleri” ve bunlar arasında vakıflara atfettiği ehemmiyettir.

Yeri gelmişken ifade etmek gerekir ki, bir millî tecrübeler mecmuası olan târih, milletlerin hâfızası demektir. Bundan dolayı geleceği doğru bir sûrette yönlendirmek için onun engin muhtevasının rehberliğine muhtaç olmayan hiçbir millet tasavvur olunamaz. Hele o tarih, gelecek nesiller için bir güven sağlayacak emsâlsiz maddî ve mânevî zafer ve başarılarla dolu ise…

Bu ölçü ile bakıldığında bizim tarihimiz, hiçbir milletin tarihiyle kıyaslanamayacak kadar askerî, medenî, ilmî ve ahlâkî vs. zirveler ihtiva etmektedir. Ancak bugün toplumumuzda maddeye râm olan bazı nâdânlar, milletimizin tarih ve mânevî değerlerine musallat olmuşlardır. Bu cennet vatanımızda barınan, fakat burada ecdadlarının kemikleri bulunmayan ve toplumumuzun rûhunda kendi tarih ve mâzîleri olmayanların bu tasallutları ve şerefli geçmişimizi karalama çalışmaları, aslında onların iç âlemlerini yansıtmaktadır. Esasen, bizi millî ve mânevî değerler ile yoğrulmuş ulu menbâdan lâyıkıyla istifade etmek imkânından mahrum kılmaya çalışanların faaliyetlerinin tarihi çok eskidir. Takriben bin yıl süren cihan hâkimiyetimizin asıl müessiri olan millî ve mânevî değerlerimizi zaafa uğratmak için en sinsi yollara başvurulmuş ve bu istikamette düşmanların birbirine eklenen mesâîleri neticesinde zamanla ülke dahilinde de onların kimi gâfil, kimi hâin bir sürü uzantıları ortaya çıkmıştır. Bunların karşılıklı mesâîleri neticesinde de tarih şuuru sakatlatılmış ve redd-i mîrâs etmiş nesiller türetilmiştir. Bugün bu fâcianın en dehşetli bir safhasında bulunmaktayız. Yeniden tarih sahnesinde ecdadımıza lâyık bir sûrette bir mevki sahibi olabilmemiz için yüzümüzü tekrar o feyizli menbaa çevirmek mecburiyetindeyiz. Ancak bu sûretledir ki, batı âleminin kaydettiği teknik terakkî karşısında sürüklenilen aşağılık duygusundan kurtulabilir ve tekrar şahlanış sırrına mazhar olabiliriz. İnsanımız ve ülkemizi, mânâ ve madde itibariyle bir silkiniş ve yükselişe mazhar kılabilecek yegâne kaynak ve vâsıta budur. Bundan mahrumiyet ise, hayat nîmetinden mahrumiyet kadar ve hattâ ondan daha büyük bir bitiş ve tükeniştir.

Tarih şuurundan mahrûmiyetin neticesi olarak içine yuvarlandığımız ızdırapların îkâz ve irşadıyla milletimizin, yakın bir gelecekte bu gereği kavrayıp ecdâdı cihanşümûl bir kudret yapan müessirlerin mâkesi olan tarihe büyük bir açlık ve iştiyakla yöneleceğine inanıyoruz. Böyle bir mevsimde te’lif edilen bu eserin asıl gâyelerinden biri de, o feyizli kaynağa bir kapı aralamaktan ibarettir.

Tarih mîrâsımızın insânî ve medenî bakımdan en parlak sahifelerinden biri de; vakıf, infâk, hayırlar ve mânevî terbiye ile insanımızın ihyâ edilip mükemmelleştirilmesi, yâni onu, yaratılış gâyesini en mükemmel bir sûrette gerçekleştirebilecek mânevî vasıflarla teçhize vesîle olan faâliyetlerdir. İşte biz, bu eserimizde tarih mîrâsımızın daha ziyade bu yönüne ışık tutmaya çalışmış bulunmaktayız.

Gerçekten bu eserde de yeri geldikçe anlatıldığı gibi, mübârek ecdâdımız, muhtaç insanların meselelerini halledip, merhamet, muhabbet ve hizmeti, Allâh’ın mahlûkâtı içinde âciz hayvanlara kadar şümûllendirebilmişlerdir. Bu seviyeye bugün bile dünyanın hiçbir yerinde ulaşılamamıştır. Bu itibarla şanlı târihimizden alacağımız pek çok ders bulunmaktadır.

Onlar büyük bir edeb ve hürmet ile “muhterem âcizler” diye tâbir ettikleri

akıl hastalarını, av etiyle beslemek ve mûsikî ile tedâvî etmek gibi hâlâ kâbına varılamamış bir merhamet, muhabbet ve medeniyet seviyesine ulaşmışlardır.

Bulaşıcı ve tehlikeli bir hastalık oluşundan dolayı, toplum tarafından tecrid edilen cüzzamlılara, Osmanlı vakıf medeniyetinde şefkat eli uzatılmış, onlar için her türlü bakımın yapıldığı “Miskinler Tekkesi” adı verilen müesseseler kurulmuştur.

Binâların saçak altlarına kuşların barınmaları için zarif “kuş evleri” yapan ve vakti gelip de göç edemeyen yaralı leylekler için vakıflar tesis eden Osmanlıların bu icraat ve tatbikatlarını lâyıkıyla öğrenmek, kendimizi onların ölçüleriyle değerlendirmek için son derece ehemmiyetlidir.

Diğer taraftan, merhamet ve muhabbeti vakıf hizmetlerine ve hayırlarına en ideal ölçülerle aksettiren ecdâdımız, bîçârelerin, fakirlerin, dulların, yetimlerin izzet ve haysiyetlerini korumak için de âzamî bir dikkat, nezâket ve gayret göstermişlerdir. Sadakayı verenle alanın birbirini görmemesini temin maksadıyla câmilerde “sadaka taşları” ihdâs etmek ve muhtaçlara dağıtılacak olan yemekleri, onların haysiyetlerini rencide etmemek için gece karanlığında dağıtmak gibi hassâsiyetler, merhamet ve muhabbetin ideal ölçüde gerçekleştiği örnek bir davranış üslûbudur. Hattâ, hizmetkârların gönülleri incitilmesin diye kazâ ile kırdıkları veya zarar verdikleri eşyâları tazmin eden bir vakfın kurulmuş olması, ne kadar ibretli ve hayal ötesi bir duygu derinliğidir. Bunlar da günümüzde, insanlık izzet ve haysiyetini lâyıkıyla takdîr edebilmek için ehemmiyetle hatırlanması ve kazanılması lâzım gelen hayâtî düsturlardır.

Hayâtımıza, davranışlarımıza ve duygularımıza aksettirebildiğimiz ölçüde gerçek güzellik ve kıymetini idrâk edebileceğimiz bu bilgiler, muhtevâsındaki ideal merhamet ve hassâsiyet misâlleri itibâriyle, bugün şiddetle muhtaç olduğumuz uyanış ve silkinişin birer îkâz ve irşad vâsıtalarıdır.

Kitabımızda böyle misâllere bol bol yer vermiş olmamız, sırf mübârek ecdâdımıza karşı vicdânen mükellef bulunduğumuz “vefâ ve takdir” borcunu îfâ etmek için değil, asıl onların güzelliklerini örnek alıp tatbîke yönelmemiz içindir.

Vakıflar, bu sevgi, şefkat ve merhametin cemiyete taşınmasında,       -bilhassa ecdâdımızın tatbikâtı itibâriyle- bugünkü insanımız için bir ibretler meşheridir. Biz bu eserde okuyucularımızla birlikte târihî bir infak sergisini ziyârete çıkmış bulunmaktayız. Rabbimiz, bu infak sergisinden gereği gibi feyizlenmeyi nasîb eylesin!

Buraya kadar sâdece birkaç misâlini verdiğimiz bütün bu feyizli, ulvî ve güzel hizmetler, elbette ki öncelikle onları yerine getirecek fedâkâr ve örnek hizmet insanları sâyesinde gerçekleşebilir. Yâni yapılan bütün güzel hizmet ve faâliyetler, onları deruhte eden kimselerin kalbî durumlarına ve yetişmişlik seviyelerine göre netice verir. Kâbiliyetli, iyi yetişmiş ve kâmil bir insanın eline teslim edilen işler, mükemmel bir şekilde sonuçlanırken; yetişmemiş vasıfsız kimselerin uhdesindekiler de, binbir üzüntü ve “eyvâh” ile neticelenmektedir. Bu gerçeğe binâen eserimize hizmet ve âdâbına dâir bir bölüm daha ilâve ettik. Burada hizmet yolunda önde giden rehber şahsiyetlerin yürütecekleri hizmetlerde gerekli kıvam ve keyfiyete ulaşmaları için zarûrî olan edeb ve ölçüleri ele aldık.

On iki madde hâlinde tasnif edilen bu edeb ve ölçüler, hizmet insanı için elzem olan zâhir ve bâtın, ilim ve irfan, akıl ve gönül, dünya ve âhiret gibi maddî ve mânevî sahayı oluşturan iki taraflı olgunluğu ihtivâ etmektedir. Gâyemiz, kulu yücelere ve sonsuz güzelliklere ulaştırmaya namzet olan kimselerin iki kanatlı kuş misâli yetişmiş ve kemâle ermiş seçkin, keyfiyetli ve liyâkatli şahsiyetler olmasıdır…

Yâ Rab! Bizlere bu kıvâmı ihsân eyle!..

Bu vesîleyle, bu eserin telifinde emeği geçen M. Akif Günay ve akademisyen kardeşlerimize teşekkür eder, hizmetlerinin bir sadaka-yı câriye olarak Allâh -celle celâlühû- katında makbûliyetini niyâz ederim.

Ey mülkün gerçek sâhibi olan Allâh’ım! Sen’in yolunda infak, hizmet, merhamet ve şefkatin bütün tezâhürleri, gönül hayâtımızın tükenmez hazînesi olsun!

Âmin!